Bakirkoy Musiki Vakfi | bakirkoymusiki.com

  • forumlar
  • nota arşivi
Anasayfa › Forums › Türk Sanat Müziği

  • Ana Sayfa
  • Vakıf Tanıtım Videosu
  • Kurslar
    • Türk Müziği Çalışmaları
    • Batı Müziği Çalışmaları
  • Kadro
  • İletişim ve Ulaşım
  • Fotoğraf Arşivi
  • Müzik Market
  • Kurumsal
    • 2008 Yılı Faaliyet Raporu
    • 2007 Yılı Faaliyet Raporu
    • 2006 Yılı Faaliyet Raporu
    • 2005 Yılı Faaliyet Raporu
    • 2004 Yılı Faaliyet Raporu
    • 2003 Yılı Faaliyet Raporu
    • 2002 Yılı Faaliyet Raporu
    • 2001 Yılı Faaliyet Raporu
    • 2000 Yılı Faaliyet Raporu
    • 1999 Yılı Faaliyet Raporu
    • Tarihçe
    • Üye Listesi

makaleler

tulayozseyhan — Per, 05/28/2009 - 06:45

Değerli  Arkadaşlarım;
216. makalem  “Yeni başkanlardan kültür merkezleri bekliyoruz…”  başlıklı yazımı Muzikoloji.org,ta
217. makalem  “Türk Müziğinde Fasıl ve güncel fasıl tartışmaları” , başlıklı yazımı musikidergisi.net’te,
inceleyebilir, görüşlerinizi aktarabilirsiniz. Sevgi ve Saygılarımla. Y.Doç.Dr. Göktan AY
                                        

‹ Türk musikisi çalışmalarında izlenen yolumuz
  • Türk Sanat Müziği
  • Cevap yazmak için sisteme giriş yapın ya da üyelik yaratın!

kubilaykolukrk@... — Çrş, 11/11/2009 - 18:04

ABDÜLKÂDİR MERÂGÎ’NİN HAYATI, KİŞİLİĞİ VE MÛSİKÎ YÖNÜ

Dr. Kubilay KOLUKIRIK
Özet
Bu makalede Abdülkâdir Merâgî (1353–1435)’nin hayatı, kişiliği ve mûsikî yönü detaylı bir şekilde incelenmiştir. Abdülkâdir Merâgî mûsikî hakkında birçok kitap yazmıştır. Biz bu makalede onun eserlerinde belirttiği mûsikî nazariyâtı konularına değinmeyerek yazdığı eserlerinin ihtiva ettiği konuları hakkında bilgi verdik. Onun mûsikîye ilgisini bütün yönleri ile tespit ettik. Onun hayatını, kişiliğini ve mûsikî ile ilgisini ortaya koyarken özellikle kendi kitaplarına baş vurarak konumuzu işlemeye gayret ettik.

Anahtar Kelimeler: Abdülkâdir Merâgî, Abdülkâdir Merâgî’nin hayatı, kişiliği, mûsikî ile ilgisi, mûsikî kitapları, besteciliği, mûsikî nazariyâtçılığı.

Abstract
İn this article Abdülkâdir Merâgî’s life, personality, musical interest are examined in detail. Abdülkâdir Merâgî wrote a lot of books about music. In this article we gave information about the subjects including his Works without touching the subjects of musical theories in his works. We determined his interest to music with all the points. When we are stating his life, his personality and his musıcal interest,we especially tried to study our subject by referring his works.

Key Words: Abdülkâdir Merâgî, his life, his personality, his interest in music, his boks about music, about being a composer, his theories abaut music.

Giriş
Abdülkâdir Merâgî (1353–1435), Türk mûsikîsi tarihinin gelişim sürecinde adından sıkça bahsedilen ve çok önemli bir mûsikî üstadı olduğu halde onun hayatı, kişiliği ve mûsikî yönü hakkında ülkemizde yeterince çalışma olduğu söylenemez.
Abdülkâdir Merâgî, küçük yaşlarda Kurân-ı Kerîm’i hıfzetmiş olması, güzel sesi ve yorumu, şiire olan hâkimiyeti, beste yapma ve ritim oluşturma konusundaki mahareti, çalgı mucitliği, çalgı çalmadaki üstün yeteneği ve mûsikî teorisyenliği ile bir çok özelliği toplamış olan karizmatik bir otoritedir. Kendi döneminden önce mûsikînin temel konularından “cem” , “perde” “devir” … gibi kavramlarının tanımı hakkında yapılan tartışmalara üstün zekası ile açıklık getirmiştir. Onun, nağmelerin aralıklarıyla oluşturduğu gamlar (devir) hakkında ifade edilen kavramların anlamlarındaki belirsizlikleri gidererek Türk mûsikîsi nazariyâtında günümüzde de önemini koruyan bu kavramlara açıklık getirerek, “makâm” kavramının kullanımını yaygınlaştırdığını görüyoruz.
Bu makalede Türk mûsikî tarihinde “Meragalı Abdülkâdir’den (1360 -1435), Itri’ye (1640-1712) kadar uzanan Klasik öncesi dönem” diye çığır açmış olan ve Türk mûsikî nazariyâtına ciddi katkıları sunmuş olan mûsikî bilginimizi biraz olsun tanıtarak, mûsikî yönünü ortaya koyabilirsek kendimizi bahtiyar addederiz.

I- Abdülkâdir Merâgî’nin Hayatı
1-Yaşadığı Çevre:
Yaşadıkları dönemlerde çığır açmış olan ilim adamları ve onların eserleri incelenirken atlanmaması gereken mühim konulardan birisi de bu önemli zatların hayatlarının geçtiği ve iletişim içerisinde oldukları devletlerdir. Bu nedenle Abdülkâdir Merâgî (1353–1435)’nin yaşadığı çevreye kısaca değinmek istiyorum.
Abdülkâdir Merâgî’nin yaşadığı çevreye baktığımızda, merkezini İran’ın teşkil ettiği İlhanlı topraklarında hüküm sürebilmek için daha önce bu devlete hizmet etmiş olan birçok sülâle arasında, bulundukları bölgelerde hâkimiyet kurma çabalarının mevcut olduğunu görüyoruz. Türkmen Akkoyunlu ve Karakoyunlular Azerbaycan’ı, Muzafferîler Fars ve Kirman bölgelerini, Celâyirliler ise Irak’ı işgal etmişlerdi. Abdülkâdir Merâgî’nin çevre devletlerin hükümdarlarıyla ilişkileri mevcut olduğundan bu devletlerle ilgili kısa bilgiler vermemiz yararlı olacaktır. Abdülkâdir Merâgî’nin en çok dialoğ içerisinde olduğu devletin Celâyirliler olduğunu görüyoruz.
Celâyirliler (1340–1431): İran’ın batısı ile Kuzey Irak’ta hüküm sürmüş olan Moğol hânedanıdır. İlkâniler de denen Türkleşmiş, fakat Moğol asıllı, Sünnî-Hanefî mezhebinden, dilleri Türkçe olan; ancak kültür dili olarak Farsça’yı kullanan bir hânedandı. Daha sonraki yıllarda aralarında büyük ölçüde toprak değişikliklerinin zuhur ettiği bu devletler içerisinde Celâyirliler ile Muzafferîler bölgede oynadıkları rol açısından önemli bir yer tutmuşlardı.
Celâyirliler Hânedanı’nın kurucusu Şeyh Büyük Hasan (Şeyh Hasan-ı Bozorg), 1340’ta Bağdat’ı alarak başkent yapmıştır. Yerine geçen oğlu Şeyh Üveys, 1356 yılında Altın Ordu’nun elindeki Azerbaycan ve merkezi Tebriz’i, sekiz yıl sonra
da Diyarbakır ve Musul’u ele geçirmiştir. Bir yandan Doğu İran’daki komşusu Muzafferîler ile mücadele ederken, bir yandan da Van yakınlarındaki Karakoyunlu ve
Ermeniler ile savaşan Şeyh Üveys, 1337 yılında Karakoyunlular’ın kendisine müttefik olmasını sağlamıştır. Şeyh Üveys’in 1382’de ölümünden sonra yerine geçen oğlu Hüseyin döneminde de aynı mücadeleler devam etmiştir. Az bir zaman sonra tarihe “Ahmet Celâyir” ismiyle de geçen Sultan Gıyaseddin Ahmet, ağabeyi Hüseyin’e isyan edip Tebriz’i alarak, ağabeyi Hüseyin’i idam ettirmiştir. Ahmet Celâyir, Azerbaycan ve Irak’ta, Üveys’in küçük oğlu olan kardeşi Bayezid ise Irak-ı Acem dolaylarında hüküm sürmeye başlamıştır. Ancak Bayezid de ağabeyi tarafından esir edilerek gözlerine mil çekilmiş, idaresindeki topraklar Ahmet Celâyir’in eline geçmiştir.
Timur’un 1384–1387 yılları arasında Kuzey İran ve Ermenistan’ı istilâ etmesiyla başlattığı harekâtı daha da genişletmesi ve Diyarbakır ile Elcezire’nin yanı sıra Bağdat’ı da alması üzerine, Ahmet Celâyir 1393’te Mısır’da Memlük sultanı Berkuk’a sığınmıştır. Timur’un Semerkand’a dönmesinden sonra Berkuk’un yardımıyla Bağdat’ı yeniden almayı başarmıştır.
1399 yılında Timur’un tekrar Batı’ya gelerek Sivas üzerine yürümesinden sonra Ahmet Celâyir, müttefiki olan Karakoyunlu hükümdarı Kara Yusuf’la önce Suriye’ye orada iyi karşılanmamaları sebebiyle de Osmanlılar’a Yıldırım Bayezid’in yanına kaçmıştır.
Timur’un Yıldırım Bayezid ile olan mücadelesi sırasında Ahmet Celâyir eski başkentini yeniden ele geçirdiyse de bu defa Kara Yusuf’la yaptığı çarpışmayı kaybederek Bağdat’ı eski müttefiki olan Kara Yusuf’a bırakarak Suriye’ye gitmiştir. Bir süre sonra Timur’un torunu Ebubekir’den kaçan Kara Yusuf da Suriye’ye sığınmıştır. Hapsedilen iki hükümdar Timur’un ölümünden sonra serbest bırakılmıştır. Kısa bir süre sonra Ahmet Celâyir, eski ülkesini yeniden ele geçirmeyi başarmış; ancak Kara Yusuf ile arasının yeniden bozulması üzerine Tebriz civarında meydana gelen savaşta Ahmet Celâyir, bazı yakın adamlarıyla beraber 1410’da idam edilmiş, devleti de 1431’de Karakoyunlular’ın eline geçmiştir.
Celâyirliler zamanında çok sayıda Türk Irak’a yerleşmiş ve Türkçe, Arapça’dan sonra ikinci önemli dil haline gelmiştir. Yine bu dönemde Bağdat ve çevresi imar edilmiş, ilim ve sanat erbabı, hânedan mensupları tarafından korunmuştur.
Muzafferîler (1318–1393): Güney ve Batı İran’da hüküm sürmüş olan mahallî bir hânedandır. Abdülkâdir Merâgî’nin Muzafferî hânedanı ile de ilgisi vardır. Bu hânedan yaklaşık 79 yıl İran’ın Fârs, Kirman, Lâristan, Isfahân, Yezd eyaletlerinde Basra Körfezinin doğu kıyılarında saltanat sürmüştür. Dilleri Farsça; mezhepleri Hanefî idi. Taht şehirleri Şiraz idi.
İlhanlılar’ın hizmetinde yetişen ve 1344’e kadar İlhanlılar’a tabi olan Muzafferîler, 1387’ye kadar Celâyir devleti’nin nüfuzu altında müstakil kalmışlar, 1387’de son beş yıllarında Timur’a tabi olmuşlar, sonunda Timur İmparatorluğu’na katılmışlardır.
Muzafferîler’in üçüncü meliki Şah-Şücâ, çeyrek asır tahtta kalmıştır. Abdülkâdir Merâgî bu hükümdarı Şiraz’da ziyaret etmiştir. Bu hükümdar Merâgî’den başka büyük gazel şâiri Hâfız Şîrâzî’yi de himaye etmekle şeref kazanmıştır.
Muzafferîler dönemi daha çok hânedan mensuplarının iç çekişmeleri ve kavgalarıyla geçtiğinden diğer alanlarda olduğu gibi ilim ve sanat alanında da bazı gelişmelerin dışında önemli sayılabilecek ilerlemeler meydana gelmemiştir. Hâcû-yi Kirmânî Mefâtîhu’l-Kulûb ve Gevhernâme’sini Mübârizüddin’e ithaf etmiş, sanatla ilgisi olan Şah Şucâ’nın Hâfız-ı Şirâzî’yi divanında görevlendirmesi sebebiyle Hâfız-ı Şirâzî, ömrünün son yıllarını Muzafferî sarayında geçirmiştir.

Timurlular (1370–1858): Timur, Müslüman Türk hânedanları içinde, Osmanlı ve Selçuklular’dan sonra, en büyük tarihî önem taşıyan hânedanın kurucusudur. 1370 yılında Güney Türkistan’ın Belh şehrinde hakan ilân edildiği tarihlerde Abdülkâdir Merâgî yaklaşık 18 yaşındaydı. Merâgî’nin yaşadığı dönemin önemli bir kısmı Timur’un seferleri zamanına denk gelmiştir. Konumuzla ilgili olan seferlerinden ilki, onun onuncu seferi olan Azerbaycan seferidir. İkinci Azerbaycan seferi, öncekinden iki yıl sonra yapılmıştır. Celâyirliler’den Tebriz’i alan Timur, Doğu Anadolu’ya girmiştir. 1392–96 yıllarında yaptığı Önasya seferi, seferlerinin beşincisidir.
1393 yılına Celâyir saraylarında yaşayan, bu tarihten ölümüne kadar Timur ve oğullarının maiyetinde ömür süren Abdülkâdir’in dönemi, İslâm bilim ve sanatının yeniden güçlenmeye başladığı ve Farsça ile Türkçe ve Arapça arasında rekabetin oluştuğu yıllara rastlar. Timurlular döneminde birçok araştırmacının da ittifak ettiği gibi devletin resmî dili Türkçe idi. Farsça, şiir, tasavvuf ve bilim dili olarak kullanılıyordu.
Osmanlılar (1300–1922): Abdülkâdir Merâgî’nin doğduğu zaman Osmanlılar’ın Bursa tahtında Sultan Orhan (1324–1362) bulunuyordu. Birinci Sultan Murat (1362–1389) tahta geçtiğinde Abdülkâdir dokuz yaşında, onun ölüm tarihinde otuz yedi yaşında idi. Daha sonra tahta Sultan Yıldırım Bâyezîd Han (1389–1402) geçti.
1402’de Sultan Yıldırım Bâyezîd Han, Anadolu Türk birliğini gerçekleştirmek üzere idi. Daha 1396’daki Niğbolu gibi çetin bir savaştan zaferle çıkan Osmanlı Devleti’nin Çubuk ovasında Timur’a yenilmesi ve Yıldırım Bâyezîd’ın esir alınması, onun büyük devlet hayallerini birden bire suya düşürdü. Yıldırım’ın torunu Sultan II. Murat Han 1451’de ölümüne kadar Osmanlı Devleti’ni dedesinin bıraktığı sınırlara yaklaştırabildi. Yani bu savaş Osmanlı Devleti’nin gelişmesini elli yıl geciktirmiş ve fetih hızını kesmiştir.
Sultan II. Murat Han’ın gayretleri ile toplanan Osmanlı Devleti’ni 1453’te İstanbul’u fetheden Fatih Sultan Mehmet Han bir cihan devleti yapmayı başarmıştır. Yerine geçen II. Bâyezîd kardeşi Cem Sultan’dan tahtını korumaya çalıştığı için babasının gösterdiği başarıları aynı hızda sürdürememiştir.
Osmanlı Devleti’nin kuruluş devirlerindeki ilk hükümdarlar, yaptıkları fetihler esnasında, fethettikleri beldelerde hemen bir cami, yanında ilim tahsili için medrese, muhtaçların ihtiyaçlarını karşılamak maksadıyla imâretler ve bu arada hayır müesseseleri kurdular. Bir tarafta fetihler devam ederken diğer taraftan padişahların ilim ve sanata gerekli önemi verdikleri ve bunların gelişmesine katkı sağladıkları görülmektedir. Sanatın önemli bir kolu olan mûsikî alanında da Osmanlılar döneminde önemli gelişmeler olmuştur. Gerek sarayda gerek toplumun her kesminde mûsikî rağbet gören bir sanat olmuş, nazarî mûsikî alanında önemli eserler yazılmıştır. XV. yüzyılda Abdülkâdir Merâgî, Makâsıdü’l-Elhân adlı eserinin bir nüshasını II. Murad’a ithaf etmiştir. Abdülkâdir Merâgî’nin iletişim içerisinde olduğu devletlerden biri de Osmanlı Devleti olmuş, var olan bu iletişimini oğulları ve torunlarıyla devam ettirdiği görülmüştür.
2-Doğduğu Yer ve Doğum Tarihi
Abdülkâdir Merâgî, bugün İran sınırları içinde bulunan Güney Azerbaycan’ın Merâga şehrinde doğmuştur. Bu şehir, Emeviler’in Azerbaycan valisi Mervan bin Muhammet bin Mervan el-Hakem tarafından imar edilmiştir. Abbâsiler zamanında ve Harun Reşit döneminde şehre surlar inşa edilerek bir askeri garnizon yerleştirilmiştir. Yakut el-Hamevî Merâga’da fıkıh ve hadis sahasında yetişmiş âlimleri de eserinde kaydeder. Onun verdiği bilgilere göre Merâga; ediplerin, şairlerin, muhaddislerin ve fukahanın bulunduğu ilim ve kültür açısından önemli bir merkezdir. Eski adı Efrâzerûd olup, İran’ın Azerbaycan eyaletinde ve Tebriz’in 80 km güneyinde, Sehend dağının güney eteğinde ve Urmiye gölüne dökülen bir nehrin üzerinde bulunan bir kasabadır. On beş bin ahalisi yüksek ve harabe bir suru, büyük çarşısı, çok büyük bir hamamı ve etrafında güzel bağ ve bahçeleri vardır. Orta çağda, Hülâgu tarafından pâyitaht yapılmakla, İlhanlı devleti zamanında büyük bir şehir haline getirilmiş ve Nasîrüddîn Tûsî’nin bina etmiş olduğu rasathane ile üne kavuşmuştur.
Abbasiler’den sonra Merâga sırası ile Sâcoğulları, Büveyhîler, Deylemîler ve Revvâdîlerin 1054–1055’te ise Selçuklular’ın hâkimiyetine girdi. Daha sonra Ahmedîler 1146–1147 ele geçirdiler. Şehrin 1221’de Moğollar tarafından kılıçtan geçirilmesinden sonra 1225’te Harzemşahlar’a geçen şehir 1231’de Moğollar tarafından tekrar geri alınarak yeniden kılıçtan geçirildi. İlhanlı devletinin kurulması ile Merâga bu devletin başşehri oldu ve bu tarihten itibaren nüfusunun artmasının yanında ilmî ve kültürel mekânlara da kavuşarak büyük bir gelişme gösterdi. İlhanlıların yıkılması ile beraber sırası ile Celayirliler, Timurlular, Karakoyunlular, Akkoyunlular, Safevîler, 1534 ve 1585 yıllarında iki kez Osmanlılara geçti. I. Abbas zamanında (1587–1628) tekrar Safevîler’e geçen şehir 1723 yılında Feridun Han’ın padişaha tâbi olması ile Osmanlı hâkimiyetine girdi. Merâga 1828 de Ruslar tarafından işgal edilmesinin ardından I. Dünya savaşından sonra İran’a bağlandı. Halen Azerbaycan-ı Şarkî eyaleti (Ustan) içerisinde kendi adını taşıyan ilin (Şehristan) merkezidir.
Abdülkâdir Merâgî, doğduğu şehre nisbetle “Merâgî” adıyla tanınır. Doğum tarihi belli değildir. Abdülkâdir Merâgî’nin doğum tarihi kesin olarak belli değilse de araştırıcılar değişik değerlendirmeler yaparak 1350–1360 yılları arasında çeşitli tarihler vermektedirler. M. Ali Terbiyet doğum tarihi için kaynak göstermeden Abdülkâdir Merâgî’nin Zi’l-kâde ayının 20’si 754 (17 Aralık 1353) tarihinde dünyaya geldiğini belirtir. Abdülkâdir’in doğum tarihiyle ilgili Celâyir Sultanı Şeyh Üveys bin Şeyh Hasan-ı Bozorg tarafından verilen nişanın nesir kısmında şu ifadeler yer alır; “Allah, ömrünü uzattıkça uzatsın. Biz, zamanda eşi örneği olmayan Kemâleddin Abdülkâdir’in asrında gerçekten de bir zerreyiz. O ise, zamanın tek kişisi ve devirlerin en üstün ulusu. Hiç şüphe yok ki, onun misli ve benzeri mevcut değil. Bize zor ve hoş gelen birçok besteler vücuda getirdi, bunları beğenilir biçimde icrâ etti, nağmelendirdi. Zamanede tanınmış bütün üstatlar ve mûsikî bilginleri, onun vasıflarında aciz olarak, şaşkınlık parmağını dişlemek zorunda kaldılar. Şu 774 (1372) yılında hepsi itiraf ettiler ki, bu tavrı, meşrebi ve kudreti göstermekte acizdirler. Bu hususta iddiaya ve tanık göstermeye ne gerek var, bu iş güneşten daha aydınlıktır. Ömründen ve gençliğinden daima faydalansın.” 1372 yılında Abdülkâdir hakkında dile getirilen “gençliğinden daima faydalansın” cümlesi onun bu tarihlerdeki yaşı hakkında bize ipucu vermektedir. İşte bu bilgilerden hareketle M. Ali Terbiyet’in doğum tarihi ile ilgili verdiği bilginin yaklaşık olarak doğru olduğu söylenebilir.
3-Ailesi ve Çocukluğu
Abdülkâdir Merâgî’nin babası Gıyâseddin Gaybî, Merâga şehrinin tanınmış bilginlerindendi. Merâgalı Abdülkâdir, babasından dolayı İbn-i Gaybî (Gaybî oğlu), Hoca Abdülkâdir isimleriyle tanınır. Adı kendi yazdığı kitapların dışında kalan değişik kaynaklarda başka başka biçimlerde geçen Abdülkâdir Merâgî, devrinin tanınmış bilginlerinden olduğunu söylediği ve çok büyük saygıyla bahsettiği babası Gıyâseddin Gaybî hakkında, “…din ve milletin en güzeli Mevlânâ Gaybî -Allah toprağını bol etsin ve onu cennetine koysun- ayrı ayrı ilimlerde yed-i tûl sahibi ve yüksek mertebelere sahiptir. Özellikle bu ilim ve uygulamasında hiç kimse ona yetişememiş ve bu fakîr kul ona tam bir iltifat ve ihtimam göstermiştir. Kendileri çeşitli ilim dallarında eğitim vermekteydiler. Özellikle bu ilim ve uygulamasında mübarek elleriyle verdikleri irşad ve ta‘limle bu fakîri mahâret mertebesinin en uzağına mübârek himmetleriyle ulaştırdılar…” demiştir.
Abdülkâdir Merâgî babası hakkında Şerhu’l-Edvâr’da: “Babam Fakîr Mevlânâ Gıyâsiddîn Gaybî el-Merâgî mekânı Cennet olsun toprağı bol olsun. Kur’ân-ı mecîd’in hıfzı ve diğer ilimler onda mevcuttu. İlimde ve uygulamada gerçekten çok ileri idi. Bu ilimlerde geniş birikimi ve yüksek dereceleri vardı. Bu fakiri de o yetiştirdi. Ben de çok çalışarak onun koyduğu hedeflere ulaştım.” demiştir.
Avrupalı müellifler Abdülkâdir’e İranlı bir nazariyeci diye bakarlar. Fakat bu doğru değildir; çünkü onun doğum yeri olan Merâga şehri Azerbaycan’da bulunmaktadır. Bu bölgenin nüfusu Türkmen lisanı denilen bir lisanı konuşan Türkmen kabilelerinden teşekkül eder.
Abdülkâdir Merâgî’nin Türklere has olan beste formlarından birisi olan “kökler“ hakkında verdiği bilgiler onun Türk kültürüne olan aşinalığını açıkça ortaya koymaktadır. Eserlerindeki bu açıklamalar da onun Türk olmadığı savını zayıflatmaktadır.
Abdülkâdir Merâgî’nin üç oğlundan büyüğünün adı Nureddin Abdurrahman, ortanca oğlunun adı Nizameddin Abdurrahman, küçük oğlunun adı ise Abdülaziz’dir.
4-Eğitimi ve Tahsili
Abdülkâdir Merâgî, çeşitli ilimlerde mükemmel bir tahsil görmüş, genç yaşında yetenekli bir müzisyen olarak tanınmıştır.
Kıraat İlmi, şiir, edebiyat, celî hat, Arapça, Farsça öğrenmiştir. Anadili Türkçe olan Abdülkâdir’in, Farsça’yı aynı derecede öğrendiği muhakkaktır. Dânişmendân-ı Azerbaycan’da Abdülkâdir’in dört yaşında okula gittiğini, sekiz yaşında Kurân’ı ezberlediğini, daha sonra da sarf, nahiv ve beyanla meânî üzerinde çalıştığını ileri süren bilgiler mevcuttur.
Abdülkâdir Merâgî’nin kitaplarından kendisi de hafız olan babasının, Kur’ân’ı ezberlemesi konusunda da onu eğitmiş olduğu anlaşılmaktadır. Câmiu’l-Elhân adlı kitabında bu konuda şöyle demektedir: “Hazretin bu kulu eğitmesinin nedeni Kur’ân hâfızı olmamdan dolayı sesler bilgisini hakkıyla öğrenebilmemdir. Böylece Kur’ân tilavetini güzel seslerle yapabileyim. Bu, en başta bilmem gereken şeydir.” Babası Gıyâseddin Gaybî, oğlu Abdülkâdir’i âlimlerin ve âriflerin meclisine götürüyordu. Mevlânâ Gaybî buralarda güzel nağmelerle Kur’ân tilâvet ediyordu. Ayrıca gönülde yer eden şiirleri, heyecanlı nağmelerle okuyordu. Öyle ki böyle yaptığı meclislerde, herkes onun hakkında hayır duâlarda bulunuyordu.
Abdülkâdir Merâgî mûsikî konusunda geçmişte ve gününde yazılmış ulaşabildiği bütün kitap ve risaleleri topladıktan sonra bu ilmin ayrıntılarını içeren kitapları dikkatle okuyup inceledi. Çok ayrıntılı olarak kitapları tercüme ve şerh etti. Mûsikî ilminde, zamanın hiçbir ustası, onunla boy ölçüşemez ve ondan önde olma iddiasında bulunamazdı. Hayır kitabeleri yazmata ve taşlara tarih kazımada mucizevî bir kudrete sahipti. Üç dilde şair, altı kalemde hattat, musavvir ve kıraat ilminde oldukça mahirdi.
5-Çalıştığı Siyaset Adamları
Abdülkâdir Merâgî’nin iletişim içerisinde olduğu siyaset adamları ve yaşadığı hadiseler hakkında en tutarlı bilgileri yine Abdülkâdir’in mûsikî ile ilgili yazdığı kitaplarında bulmaktayız.
Abdülkâdir Merâgî genç yaşta Merâga’dan ayrılarak Tebriz’e gitmiş, burada mûsikî bilgisi ve kabiliyetiyle kısa sürede kendini tanıtarak Celâyir hükümdarı Şeyh Üveys’in (1356–1374) sarayına alınmıştır. Üveys’in ölümünden sonra tahta geçen oğlu Sultan Celâlettin Hüseyin zamanında da sarayda bulunmuştur.
Abdülkâdir, Üveys’in çocukları ile babalarının saltanatı döneminde sıkı temasta bulunmuş, özellikle de Ahmet Celâyir’le yakın irtibatta bulunmuştur. İlerleyen yıllarda Ahmet Celâyir’in nedîmi olarak ün yapmış, ona Safiyyüddîn’in Kitâbü’l-Edvâr ve Şerefiye adlı kitaplarını okutmuştur.
1386 yılında Timur’un Tebriz’i almasından sonra Bağdat’a kaçan Ahmet Celâyir’in yanında Abdülkâdir de bulunuyordu. Ahmet Celâyir Mısır’a Memlük sultanı Berkuk’un yanına kaçmıştır. Onunla birlikte gitmek üzere Bağdat’tan ayrılan yakınları arasında bulunan Abdülkâdir, Timur’un emirleri tarafından Kerbelâ’da yakalanmıştır. Ahmet Celâyir’in hanımları, oğlu, Bağdat’ın seçkin sanatçıları ile ileri gelen bazı kişiler de yakalananlar arasındadır. Kerbelâ’dan Bağdat’a gönderilerek Timur’un huzuruna çıkarılan Abdülkâdir;
“Maşrık-ı magrıb musahhardır sanga
Devlet-i nusrat mukarrardur sanga
Feth-i nusrat daima bilgingdedur
Devletiün Hak’dan mukarrardur sanga” kıtasını okuyarak Timur’un himayesine girmiştir.
1393’te Ahmet Celâyir’in ardından Bağdat’tan Mısır’a kaçarken Timur’un oğlu Miranşah tarafından Kerbelâ’da yakalanarak Bağdat’a ve oradan da Semerkand’a yollanmıştır.
1398’de Timur’dan nişan almıştır. 1404 yılında Seyyid Şerif Curcânî, Abdülkâdir’i öğen yazısını kaleme almıştır. 1405 yılında Semerkand’a Timur’un torunu Halil’in maiyetine girmiştir. Aynı yıl Câmiu’l-Elhân’ı yazarak, oğlu Nureddin Abdurrahman’a ithaf etmiştir. 1407 yılında Halil’in, amcası Şahruh tarafından devrilmesi üzerine, Herat’ta Şahruh’un maiyetine girmiş, 1415 yılında Câmiu’l-Elhân’ı gözden geçirerek Şahruh’a ithaf etmiştir. 1418’de Makâsıdü’l-Elhân’ı yazmıştır. 1423’te Makâsıdü’l-Elhân’a son şeklini vermiştir. 1435’te Herat’ta büyük bir veba salgını olmuştur. Bu salgında bir günde on bin kişinin öldüğü Meşâyih ve âlimlerden Şeyh Zeyneddin el-Hâfî ve Sadeddin Teftezânî’nin oğlu, Şemseddin Muhammed ve Mevlânâ Burhâneddin Atâullahü’l-Harezmî ve kardeşi Mevlânâ Asîleddin Tâcü’l-eimme, mûsikî üstâdı Hâce Abdülkâdir Merâgî, Seyyid Nureddin Muhammed ve bunun gibi kişiler intikal eylediler.

II-Abdülkâdir Merâgî’nin Kişiliği

Abdülkâdir Merâgî’nin eşsiz kişiliği ve üstün vasıfları ile yaşadığı dönemde ünlü siyaset adamlarının ve şâirlerinin övgüsüne mazhar olması onun mükemmel bir şahsiyete sahip olduğunun en belirgin göstergesidir. Onun kişiliği hakkındaki bilgileri, yaşadığı dönemde kendisi hakkında kaleme alınmış olan methiye yazılarından elde ediyoruz.
Timur’un Abdülkâdir için verdiği “nişan”ın metni şöyledir: “Yeryüzünde bulunan üstün kişilerin, çağımızda yasayan fesahat ehlinin umumiyetle ve özellikle Semerkandlılar’ın, üstün ve büyük kişilerinin bilmesi gerekir ki, Allahu Teâlâ temiz nağmeleri birbiriyle uzlaştırmış, zevk ve şevk veren yaratış usulünün nağmeli ve tat verici te’liflerini tasnîf etmiş, edvârın tabakalarının birbirlerine uzaklık ve yakınlık miktarlarını uygun bir hale getirmiş, gece ile gündüzün uzayıp kısalmalarının tertibini, “Rabbin dilediğini yaratır” (Rum sûresi 64) hükmünün üstün hikmeti ile zuhura getirmiş, “iki sarp yolu ona göstermiştir” (Beled sûresi 10) dügâhının taksim mahallinde halkın ileri gelenleri ile zamanın istidat sahiplerinden bulunan herkesin “onlar öyle kişilerdir ki Allah onlara nimet ihsan etmiştir” (Meryem sûresi 58) , “ başarısını lütfederek dilediğine hikmeti verir” (Bakara sûresi 269) muktezâsınca hicaz yollarını asıp olgunlukla olgunluklar kebesine yönelmesini sağlamıştır. Ve böylece, “her üstünlük istidâdı bulunana üstünlüğü verir” (Hud sûresi 3). “Bu aleminde onları rabbin nurlarının feyezân yeri, ihtiyaçsız rabbin lütuflarının essiz mazharları kılmıştır”. “ bu, Allah’ın lutfu ve ihsanıdır ki, dilediğine verir Allah pek büyük lütuf ve ihsan sahibidir” (Cum’a sûresi 4) bu çeşit ihtiyaç sahiplerinin hatırlarına riâyet onları halka bildirip sanlarını yüceltmek, zamanın padişahlarına ve yüce hakanlarına vacip olmuştur. Sözü böylece yürütmekten maksat âlemdeki fesâhat erbâbının kendisine uyduğu, zamanın tek kişisi, cihânın essiz eri, en büyük efendinin güzel huylarını sağlam olgunluklarını etraflıca anlatmaktır. Öyle biridir ki Edvâr’da ona benzer biri var olmamıştır.
Öyle bir erdir ki, mûsikî bilenlerin hepsine de pâdişahtır. Onun üstünlüğüne karşı Safiyyüddin’den kim bahseder? Yunanlı Fisagor gibi yüzlerce üstat, önünde bir gedâdır. “Zühre, utancından çeng gibi ona karsı basını öne eğmiştir. Böylece cihan gönüller okşayan sesinin ünü ile dolmuştur. Hicaz’da bilgi erbabı içerisinde O’nun gibi olgun kişiyi kim görmüştür? Onun sözüne aykırı sözü kim söyleyebilir? Âlemde ona benzer kişi nerededir? O’nun gönlü gibi bir yıldız yücelik doğusundan baş gösterip parlamamıştır. O’nun vücuduna benzer bir şube irfan bahçesinden bitip boy atmamıştır.
Öyle bir erdir ki, ruh bağışlayıcı sesinin tesiri ile Irak’ta Isfahan ussâkı’nın kâr’ı bülbül gibi şakımaktadır. İşaretleri, ilim nuru ile kurtuluş ışığıdır. İbareleri, lütfünün fazlalığı ile şifa kanunudur. İnciler saçan lafzından, sel sebil zülâli damlamaktadır. Hâsılı sözün çağlayanı da ancak size mahsustur”. İnsanların üstadı, fazilet sahiplerinin beğenisini kazanan, ahlakı övülen şeriat ve dinin olgunu Mevlânâ Abdülkadir Allah kadrinin pâyelerini yüceltsin yaşadığı anların şereflerini dileğine uygun etsin. Öyle birisidir ki, onun olgunluklarının şöhret sedâsını sağır granit bile duymuştur. Feleklerin döndükleri dâirelerin sazlarının erganunu, ussâkın gönüllerindeki nühüft sırlar, rast perdesinden nevâ vermektedir. Riyâzî ilimlerden olan mûsikî fenninin kanununda ona benzer bir istidat sahibi, dilini nağmelerle açmamıştır. Onun sesinin utangaçlık elinden, Zühre’nin kulagı tambur gibi boyuna burulmaktadır. Kur’ân okuduğu zaman, akla can bağışlar. Nitekim Davut’un nağmeside, Zebur’u okurken böyle yapmıştır.
Anlatış bakımından en açık söz söyleyen, lehçesi en düzgün bulunan, delili en
büyük, huzuru en değerli, ahlakı en güzel, evsafı en latif, soyu en temiz, lutfu da kahrı
da en yüce olan öyle bir zâttır ki güzellikte esi bulunmayan ve örtüler altında gizli olan el dokunulmamış fikirleri, “ siyah gözlü hûrilerdir ki, hazinelerde saklanmıştır” (Vakı’a sûresi 22-23) vasfıyla vasıflanmıştır. Mübârek yüzlerinin latif ve kutlu siması, “bir sihir mi ki? Yoksa görmezsiniz” (Tur sûresi 15) hitabının ipliğine dizilmiştir. Bütün sözleri nazım olsun nesir olsun, hepsinin de eşi bulunmaz, örneği gönüllere gelmez. Gonca çocuğu zebercet renkli beşikte bahar yelinin esintisi ile güldükçe, güzel bülbül hiçbir çileyi manalar âleminin gül bahçesinde bu çeşit çileyi terennüm etmemiştir. Bu sebeple de Cihan’ı aydınlatan güneş gibi şöhret kazanmış, söz gibi anılır hale gelmiştir.
Âb-ı hayat, onun bal lezzetindeki sözlerinden utanmıştır. Şimâl yeli onun nefeslerinin kokusuna hayran kalmıştır. Hüner yücelik şerefinin bayrağını O’nun yüzünden yüceltmiştir. Söz, onun düşünce gözünden güzellik elde etmiştir. Dünya bağı bahçesi düzenleneli böyle bir çiçek ekilmemiştir. Ezel bahçıvanının eli, yücelik yeşilliğine böyle bir ağaç dikmemiştir.
Bu kadar düzgün tavrıyla, bu derece ölçülü tabiatı ile fesâhat ve belâgatteki bu kadar olgunluğu ile beraber, törelere de riayet etmek, meclis âdâbını korumak hususunda melek sıfatları ile muttasıf olan o zâta güneş ışığı altında küçücük bir itiraz nüktesi bile kondurulamaz. Güzel huylarının faydalı nimet sofrasında ona en az ve hafif bir itiraz bile edilemez. Üstünlüklerinin her bölüğü öylesine düzülmüş ve koşulmuştur ki, bütün yüceliklerde ancak O tek olarak yaratılmıştır.
Hâsılı O, esirgenme nazarına mazhar olmuş Firdevs yeşilliğine mâlik huzurumuzda tam bir yakınlığa ermiş, söze sığmaz bir hususiyete nâil olarak en yüce mevkie ve herkesten ayrı bir makama ulaşmıştır. Padişahlar padişahının her çeşit inayetine mazhar olduğu ve buna hak kazandığı herkesçe bilinmeli. Herkes onun rızasını tahsile çalışmalı. O’nun dilediklerini yerine getirmeyi, O’nun isteklerini yapmayı O’nu ululamayı vacip bilmeli O’nun şükranlarını tesirli saymalıdır.”
Abdülkadir Merâgî’nin Câmiu’l-Elhân adlı eserinin “hatime” bölümünde, mûsikî icracılarının sahip olması gereken ahlâkî vasıflar ile ilgili verdiği şu bilgiler onun kendi şahsiyeti hakkında ip uçları vermektedir: “Bu fenni uygulayacak kimselerin, güvenilir, dogru, sabırlı, iyi huylu, mütevâzî, iyilik sever, güler yüzlü, etkileyici ve doğru sözlü olması gerekir. Dedikoducu, kötü huylu, kötü sözlü, sakaya düşkün, hırslı, tamahkâr, makam mevki peşinde kosan, kibirli, havalı ve haset olmamalıdır. Okumasına, söylemesine ve çalmasına haddinden fazla güvenmemelidir. Gittiği her mecliste Kâdir-i Kerîm’e keremine tevekkül ederek rızkın ondan geldiğini bilmelidir. Kendisine az da olsa ikram edildiğinde minnettar olup hayır dua edecek. İkram edilmezse, gıybet etmeyip huzurda hiçbir şîkâyette bulunmayacak. Eğer halk mecliste ona az iltifat ederse sinirlenmeyecek. Eğer o müzik çalarken meclistekiler kendi aralarında konuşurlarsa moralini bozmayıp hatta daha yavaş söyleyerek insanların birbirini duymasını sağlayacak. Kendisi de halkın gizli sözlerine kulak vermemeye çalışacak. Eğer bulunduğu mecliste başka bir söyleyici, okuyucu veya çalgıcı olursa onunla asla münakaşaya girmeyecek. Her durumda o kimseye yapılan ihsana hasetlik ve gıbta etmeyecek. O kimseye yakın davranarak yardımcı olacak. İçki kullanmayarak fâsıklar meclisinde bulunmamaya gayret edecek. Hatta böyle meclislerden kaçınacak. Kadınların toplandığı meclislerden uzak duracak ama eğer mecburiyetten dolayı bulunursa kadınların yüzüne bakmayacak. Arzu ve boş istek içeren şarkı sözlerini okumayacak. Salih kişileri arayacak ve isteyecek. Mecburiyet olmaksızın çağrılmadığı yere gitmeyecek. Bir kimsenin hoşlandığı tasnîf ya da beyit olduğunu anlarsa maksadına ulasana kadar tekrar edecek. Sarhoşların meclisinde asla râhevî ve zengûle perdeleri çalmayıp saza da vurmayacak. Çünkü eğer sarhoşlar meclisinde râhevî ve zengûle çalarsa elbette kavga ve fitne çıkar. Bu durum duyulan ve tecrübe edilen şeylere dayanır. Eğer meclistekiler kendisiyle iyi anlaşıp ünsiyet peyda ederlerse meclis sahibinden izinsiz meclisten ayrılmayacak. Kendisinin istenilmediğini anlarsa çabucak meclisi terk edecek. Uzun lafın kısası eline, diline, gözüne sahip olacak.”
Yukarıda Abdülkâdir Merâgî’nin kendi kitaplarından naklettiğimiz bilgiler, onun şahsiyetinin tekâmülünde İslâm ahlâkının etkilerini göstermesi bakımından çok önemlidir.

III-Abdülkâdir Merâgî’nin Mûsikî Yönü
Bu bölümde Abdülkâdir Merâgî’nin mûsikî nazariyâtı ile ilgili eserleri ve onun mûsikî ile ilgisi hakkında bilgi vereceğiz.
a-Abdülkâdir Merâgî’nin Mûsikî Kitapları
Abdülkâdir Merâgî’nin kaleme aldığı kitaplar mûsikî nazariyâtı ile ilgili kitaplardan oluşmaktadır. İçeriği birbirine benzeyen altı adet mûsikî kitabı yazmıştır. Onun bu kitapları incelendiğinde, bunların birbirlerini tamamladığı ve bir kitapta tümü ifade edilmemiş konuların, diğerinde açıklandığı görülür. Mesela Abdülkâdir Şerhu’l-Edvâr’da “füru’ şedler” konusunu Kenzü’l-Elhân’da daha geniş bir şekilde açıkladığını belirtmiştir.
1-Câmiu’l-Elhân
Nüshaları;
1- İstanbul Nuruosmaniye Ktp, nr. 3644, 276x175 yazı: 185x113mm 118 yaprak, müellif hattı 818 hicri (1415), Şahruh’a ithaf edilmiştir.
2- İstanbul Nuruosmaniye Ktp., nr. 3645 tarihsiz, bir önceki nüshadan istinsah olabilir.
3- Oxford, Bodleian Ktp. Marsh 282 (Nisan 1405) tarihli, müellif hattı, oğlu Nureddin Abdurrahman’a ithaf edilmiş, 816 Muharrem’inde (Nisan 1413) yine müellif tarafından bazı ilaveler yapılmıştır.
4-İstanbul Belediye Ktp. nr. 057, XX. yüzyılın başlarında 3644 ten istinsah edilmiş olup, tarihsizdir. 166 yaprak, 17 satır, 210x160, 150x100 mm.
Câmiu’l-Elhân, Abdülkâdir Merâgî’nin en büyük ve en önemli eseridir. “Nağmeleri toplayan (kitap)” anlamını taşır. Bu eserin mûsikînin usûlünü, fürûunu ve kaidelerini içerdiğini belirtmiş, kerîm ve izzetli evlatları Nûreddin Abdurrahman ve Nizâmeddin Abdurrahim’in ta‘lim etmeleri amacıyla te’lif ettiğini ifade etmiştir.
Câmiu’l-Elhân’ın içeriği:
Mukaddime beş kısımdan oluşmaktadır: Birinci kısım mûsikînin tarifi, ikinci kısım mûsikî sanatının meydana gelişi, üçüncü kısım mûsikînin konularının anlatılması, dördüncü kısım bu ilmin başlangıcının anlatılması ve beşinci bölüm bu ilmin amacının ne olduğu ile ilgilidir.
Birinci bölüm dört kısımdır: Birinci kısım sesin tarifi, ikinci kısım nağmenin tarifi, üçüncü kısım sesin ve nağmenin kulağa ulaşma yolları, dördüncü kısım tizliğin ve pestliğin sebeplerinin açıklanması.
İkinci bölüm üç kısımdır: Birinci kısım perdelerin sınıflandırılması, ikinci kısım bakiyye aralığının orantısı ve miktarı ile perdelerin bölünme yolları ve bunların açıklanması, üçüncü kısım telin küçük parçalara bölünerek seslerin yerlerinin belirlenmesi ve tek tel üzerinde 17’li nağmelerin taksimi hakkındadır.
Üçüncü bölüm beş kısımdır: Birinci kısım aralıklar ve oranlarının açıklanması, ikinci kısım aralıkların eklenmesi, üçüncü kısım aralıkların çıkartılması, dördüncü kısım aralıkların sınıflandırılması, beşinci kısım uyumsuzluğun sebeplerinin açıklanması hakkındadır.
Dördüncü bölüm üç kısımdır: Birinci kısım bazı cinslerin sınıfları ve bunların oranı, aralıkları ve sayıları, ikinci kısım dörtlü ve beşli aralıklardan uyumlu kısımların te’lifi, üçüncü kısım ise ikinci tabakanın bölümlerinin birinci tabakanın cinslerine eklenmesiyle oluşan dâirelerin tertibi hakkındadır.
Beşinci bölüm dört kısımdır: Birinci kısım tellerin hükmü, ikinci kısım üç tellilerin hükmü, üçüncü kısım dört tellilerin hükmü, dördüncü kısım ise ud-ı kâmil denen beş telliler ve bunun tellerinin birbiriyle alışılmış yolla akort edilmesi hakkındadır.
Altıncı bölüm dört kısımdır: Birinci kısım meşhur dâirelerin açıklanması, ikinci kısım dâire tabakalarının beyânı, üçüncü kısım makamların tayini, Mevlânâ Kutbuddîn’in Safiyyüddîn el-Urmevî’ye itirazı ve Abdülkâdir Merâgî’nin onlara verdiği cevap, dördüncü kısım ise yirmi dörtlü şu’belerin açıklanması hakkındadır.
Yedinci bölüm üç kısımdır: Aralıkların birbirine karışması, ikinci kısım dâirelerin seslerinin birbirleriyle ortaklıkları, üçüncü bölüm ise büyük boyutların tabakalarında cinslerin düzeni ve bunların sayılarının anlatılmasıdır.
Sekizinci bölüm üç kısımdır: Birinci kısım meşhur devirlerin açıklanması, ikinci kısım Yunanca ve Arapça uyumlu seslerin isimleri, üçüncü kısım ise perdelerin makamlar ve şu’belerle ilişkisi hakkındadır.
Dokuzuncu bölüm üç kısımdır: Birinci kısım ters ve düz perdelerin anlatılması, ikinci kısım bilinmeyen akortların açıklanması, üçüncü kısım ise tellerde gırtlak nağmeleri ve vuruş sayılarını çıkarma yolunun açıklanması hakkındadır.
Onuncu bölüm dört kısımdır: Birinci kısım ud tellerinin perdelerindeki çok güç problemlerin kuralları, ikinci kısım gırtlaktan okumanın uygulaması ve anlaşılması ile kolay ve zor terkiplerin anlatılması, üçüncü kısım intîkâ’l (geçiş) hakkında birkaç söz, dördüncü kısım ise mûsikî âletlerinin isimleri ve mertebeleri hakkındadır.
On birinci bölüm dört kısımdır: Birinci kısım eskilerin îkâ’ devirleri yolu, ikinci kısım, Abdülkâdir Merâgî zamanda kullanılan îkâ’ devirleri, üçüncü kısım Abdülkâdir Merâgî’nin îcât ettiği îkâ’ devirlerinin usul ve fürûu, dördüncü kısım ise tasnîflerin dahil olma kuralları hakkındadır.
On ikinci bölüm üç kısımdır: Birinci kısım edvâr nağmelerinin te’siri, ikinci kısım altı parmak ve eski kullanım yolu, üçüncü kısım ise mûsikînin uygulamasında sınıfları yapma yolu hakkındadır.
Hâtime altı kısımdır: Birinci kısım mûsikînin uygulayıcılarının meclis âdâbına nasıl riâyet ettikleri, ikinci kısım her mecliste o meclise uygun şeyleri okuyup söyleme, üçüncü kısım mûsikînin egzersizleri, dördüncü kısım Moğolların melodileştirme yolunda akortlarının adları ve ölçüleri, beşinci kısım ise mûsikînin icrâcıları ve altıncı kısım ud’da kullanılan şedlerin yolu hakkındadır.
. Câmiu’l-Elhân İstanbul Nuruosmaniye Ktp, nr. 3645 vr.1b-2a
2-Makâsıdü’l-Elhân:
Nüshaları;
1- Topkapı Sarayı Ktp., R.1726, 310x214 (240x140) mm. 21 satır,79 yaprak, talik, Muhammed b. Muhammed b. İlyas tarafından 838 h.’de (1434 M.) istinsah edilmiş. Meşin ciltli.
2-Rauf Yekta Beyin kütüphanesinde bulunan bir nüshası, Safer 826 (Şubat 1423) tarihli, müellif hattı. II. Murad’a ithaf edilmiştir. Eserin aslı bir müzayedede 11 bin sterline yurtdışında satılmış olup, mikro-filmi gazeteci yazar Murat Bardakçı’da bulunmaktadır.
3- İstanbul Nuruosmaniye Ktp., 3656. H. 903 (1497)’de istinsah edilmiştir. 105 varaktır, 248x168 (189x100) mm. 18 satırdır.
4- İran, Meşhed, Razavî Ktp, nr. 539. Cild 25x17 yazı 15–16 satır, 72 varak, nesih-talik, müellif hattı, 821 (M.1418), Nadir Şah Vakfı.
5- Aynı Ktp., 6454 bir önceki nüshadan istinsah.
6- Tahran, Melik Ktp,nr. 832/1. 387 H (1433M.)’de istinsah edilmiştir.
7- Aynı Ktp., nr.1656 tarihsiz bir nüshadır.
8- Tahran Üniversite Ktp., nr. 3203. Fahreddin Esad tarafından 874 H. (1469M)’de yazılmış bir nüshadan, 1291 H (1874M)’de Ali-i Ferzend-i İsmail-i Reştî tarafından istinsah edilmiştir.
9- Oxford, Bodleian Library, nr. 385. 1077 H. (1666 M)’de istinsah edilmiştir. 99 varaktır. 252x135 (175x88) mm. 17 satırdır.
10- Oxford, Bodleian Library, nr.1843. 21 Şevval 821 (21 Kasım 1418) tarihlidir.
11- Oxford, Bodleian Library, nr.1844. 3 Muharrem 1077 ( 5 Temmuz 1666) tarihlidir.
12- Hollanda Leiden Üniversitesi Ktp, Or. 271
13- Hollanda Leiden Üniversitesi Ktp, Or. 1061
14- Celaleddin Çelebi Nüshası. Yeni kapı Mevlevî hânesi postnişîni Nâsır Abdülbâkî Dede’nin temellük kaydını havî, 1983 yılında Konya Mevlânâ Müzesi’ne hediye edildi. Abdülkâdir Merâgî, Makâsıdü’l-Elhân, Milli Ktp., Yz. A 5238/1.
Eserin içeriği:
II. Murat Han'a sunduğu eseridir. Eser bir mukaddime ve on iki bâbdan oluşmaktadır. Birinci bölümde (bâb) mûsikînin tanımı, ses, nağme, sesin ve nağmenin meydana gelmesi, aralık, cem’, mûsikînin konusu ve ilkeleri, tizlik ve pesliğin sebepleri açıklanmıştır.
Makâsıdü’l-Elhân’ın ikinci bölümünde perdeler, uyumsuzluk, aralıkların birbirlerine eklenme kaideleri, aralıkların sınıflandırılması, telli çalgılarda akort sistemi açıklanmıştır.
Üçüncü bölümde dörtlü ve beşli aralık kısımları, dâire tertipleri, bahir ve çeşitleri, dördüncü bölümde meşhur 12 makam, beşinci bölümde, âvâze konusu ve bu konu ile ilgili mûsikî bilginlerinin görüşleri açılanmıştır.
Altıncı bölümde, şûbeler ve bunları tel ve perdelerden çıkarma yolları, yedinci bölümde aralıkların benzerlikleri, devir nağmelerindeki ortaklıkları, makam âvâze ve şûbelerin münasebetleri açıklanmıştır.
Sekizinci bölümde intikal çeşitleri, dokuzuncu bölümde ritim konusu, onuncu bölümde, edvâr nağmelerinin tesiri, uygulamada mübâşeret yolları (beste yapım örnekleri) ile insan hançeresi ve çalgılarda seslendirilmeleri, on birinci bölümde farklı akort çeşitleri, on ikinci bölümde transpoze ve çalgı çeşitleri konusu açıklanmıştır.

3-Şerhu’l-Edvâr
Nüshaları;
1) İstanbul Nuruosmaniye Kütüphanesi, 3651/1, müellif hattı, tarihsiz, cilt: 25. 7 X 17. 5, yazı: 18 X 10. 6, 1. b - 67. b arası, 23 satır, tâlik-nesîh. Nuruosmaniye Kütüphanesi nüshası eski ve mûteber bir nüsha olarak değerlendirilir. Bu nüsha 120 varak, 24 satır, talik-nesihtir.
2) Topkapı Sarayı Kütüphanesi, A. 3470, XV. yy. M’de istinsah. Şerhu’l-Edvâr’ın bu nüshası 43 varaktır. Nuruosmaniye Kütüphanesi nüshasının İkinci kısmında bulunan “on fayda” bu nüshada yer almamaktadır. Ancak Topkapı Sarayı Kütüphanesi nüshasının 40-42. varaklarında Abdülkâdir Merâgî’nin otobiyografisi yer almaktadır. Abdülkâdir Merâgî’nin otobiyografisi Nuruosmaniye Kütüphanesi nüshasında mevcut değildir.
3) İstanbul Belediye Kütüphanesi, 0.24 Nuruosmaniye nüshasından XX. Yüzyılın başlarında istinsah edilmiştir.
4) İran, Şiraz, Dr. Visal Kütüphanesi, 29. 954 H. (1547 M.)’de, Abdullah-ı
Ferzend-i Şemseddin tarafından istinsah edilmiştir.
5) Takî Bînîş’in verdiği bilgilere göre Tahran Millî Kütüphanesi’ndeki nüshası, “Şâberânî Nüshası”ndan çoğaltılmıştır. Bu nüsha konuları açısından Şehit Mutahharî Yüksek Okulu Kütüphanesindeki nüsha ile benzerlik arz etmektedir. Bu iki nüshanın sonlarındaki bilgiler aynıdır. Millî Kütüphanesindeki nüshanın sonundaki 845 tarihli yazı, Şehit Mutahharî Yüksek Okulu Kütüphanesi’ndeki nüshada silinmiş ve yerine “el-Mükerreme” yazılmıştır. Millî Kütüphanesindeki nüshası okunaklı olup, anlaşılır, tâlik-nesîh bir hat ile yazılmış ve Mutahharî Nüshası’ndaki okunamayan, anlaşılamayan kelimeler anlaşılır hale gelmiştir.
6) Şehit Mutahharî Yüksek Okulu Kütüphanesi’ndeki nüshası, 1297’de Mutahharî tarafından vakfedilmiştir. Bu nüsha 121 varaktır. Her varak 21 satır olarak yazılmıştır. Bu nüshada Eflâtun’un müziğin konusunun miktar ilmi olma özelliğinden dolayı “ses” olduğunu söylediğini; ancak sonraki mûsikî bilginlerinin müziğin aruz yönünden hareketle konusunun “nağme” olduğunu söylemiş olduklarından bahsedilmektedir.
7) Takî Bînîş’in verdiği bilgilere göre Tahran Melik Kütüphanesi’ndeki nüsha, 6295 numarada, “Nüshayı Nevmûris” ismiyle kayıtlı olup, “Şâberânî Nüshası”ndan çoğaltılmıştır. Tahran Üniversitesi Merkez Kütüphanesi’ndeki nüsha ile Şehit Mutahharî Yüksek Okulu Kütüphanesi’ndeki nüsha bir çok farklılıklar içerir. Şerhu’l-Edvâr’ın olduğu birinci kısımdaki konuların ayrılışı ve bablara bölünmesi yönünden bu iki nüsha benzerlik arz etmektedir; ancak bu iki nüsha arasındaki farklılıklar kelime ve cümlelerdedir. İkinci kısımda “on fayda” bulunmakta olup, bu bölümde usûl konusunda farklılıklar bulunmaktadır.
Şerhu’l-Edvâr’ın bir nüshası da “Rauf Yektâ Bey Kütüphanesi”ndedir. Şerh-i Kitâbü’l-Edvâr, Şerhu’l-Edvâr, Şerhu’l-Kitâbi’l-Edvâr hep aynı eserin çeşitli nüshalarında görülen başlıklardır.
Çalışmamızda esas aldığımız tahkikli metin Takî Bînîş’e ait olupmuhakkik Takî Bînîş, Şerhu’l-Edvâr’ın tenkitli metnini Şehit Mutahharî Yüksek Okulu Kütüphanesi’ndeki nüshasını esas alarak, Nuruosmaniye Kütüphanesi ve Tahran Millî Kütüphanesi’ndeki nüshalarıyla mukayese ederek hazırlamıştır.

Abdülkâdir Merâgî’nin bu kitabı, kitabın adından da anlaşılacağı gibi Safiyyüddîn el-Urmevî’nin (M.1216–1294) Kitâbü’l-Edvâr adlı eserine yazılmış bir şerhidir. Şerhu’l-Edvâr, Abdülkâdir Merâgî’nin’in kaleme aldığı son eseridir. Abdülkâdir Merâgî, bu kitap için mukaddime, makale ve hatime şeklinde üç bölüm düzenlemiştir. Mukaddime, şu üç bölümü içermektedir: 1. Mûsikî kavramının anlamı, 2. Mûsikînin konusu, 3. Mûsikînin ilkeleri.
Makale iki bölümden oluşmaktadır. Makalenin ilk bölümü nağme edvârının şerhi hakkında olup, Urmevî’nin Kitâbü’l-Edvâr adlı eserinden mûsikî nazariyâtı kapsamında olan nağme edvârı ile ilgili 14 konunun açıklanmasına; 2. bölümü ise bu eserdeki amelî mûsikî kapsamında değerlendirilmesi gerektiği için 15. konuda yer alan uygulama örneklerinin açıklanmasına ayrılmıştır. Hatime bölümünde Merâgî, Zevaidü’l-Fevâid başlığı altında Merâgî’nin faydalı on konuyu açıkladığı farklı bir eseridir. Bu çalışma, bizim çalışmamız olan Şerhu’l-Edvâr’dan farklı bir çalışma olduğundan biz bu bölümü incelemedik.
Birinci makale şu konuları içerir:
1. Nağmelerin Tanımı, Tizlik ve Pesliğinin İzahı
2. Klavye Üzerindeki Perde Yerlerinin Kısımlarının İzahı
3. Aralıkların Oranlarının İzahı
4. Kulağa Hoş Gelmeyen Uyumsuz Nağmelerin Sebeplerinin İzahı
5. Uyumlu Te’lîfin İzahı
6. Devirler ve Oranlarının İzahı
7. Farklı İki Telin Akordu ve Nağme Düzenleri
8.Ud Tellerinin Akordu ve Notaların Ud adlı Çalgıdan Çıkartılması (elde edilişi)
9. Meşhur 12 Makamın İsimlerinin İzahı
10. Temel 12 Makam Nağmelerinin Ortak Seslerinin İzahı
11. Temel 12 Makamın Tabakaları
12. Ud’da Farklı Akort Sistemleri
13. Ritim
14. Melodilerin Etkileri
İkinci Makale’de Merâgî, 15. konu başlığı altında nota ve usûl örnekleri vermiştir.
4-Kenzü’l-Elhân:
Abdülkâdir Merâgî'nin bestelerinin ebced ile yazılmış notalarının bulunduğu bu kitap henüz gün ışığına çıkarılamamıştır. Tahran Melik Kütüphanesi’nde 6317/2 numarada bulunan bu eser Abdülkâdir’in yüzyıllardan beri kayıp olduğu söylenen kitabıdır.
Abdülkâdir, bazı konuları daha derinlemesine Kenzü’l-Elhân’da ele aldığını Şerhu’l-Edvar’da belirtmektedir. Gerek Şerhu’l-Edvâr adlı kitabından gerek diğer kitaplarından anlaşılmaktadır ki ebcet nota sistemiyle yazdığı birçok bestesi bu eserinde yer almaktadır.
5-Zübdetü’l-Edvâr:
Nüshasının nerede olduğu bilinmemektedir. Sadece Osmanlı İmparatorluğu’nun Tahran Büyükelçiliği müsteşarlarından Münif Bey tarafından Tahran’da bulunarak İstanbul’a getirildiği ve Rauf Yakta’ya hediye edildiği bilinmektedir.
6-Fevâid-i Aşere:
İstanbul Nuruosmaniye Kütüphanesi 3651/II numarada bulunmaktadır. Bu eserin baskısını Muhammet Ali Terbiyet gerçekleştirmiştir.
Eserin içeriği:
1. Fâide
a-Peygamber (a.s)’in güzel ses sanatı ile ilgili hadisleri
b- On iki makam
2.Fâide
Yirmi dört şubenin açıklanması ve telin bölümlerinden çıkarılması.
Yedi âvâze
3.Fâide
Meşhur ve benzer devrelerin rakamlarının açıklanması
Tam toplamda dörtlü tabakaların açıklanması
4.Fâide
a- Dörtlüler
b- Altı parmağın kullanılması metodu
5. Fâide
a- Tarîka yapma yolları
b- Udla icrânın kuralları
6. Fâide
a- Mûsikî formları
b- İntikâl yolları
7. Fâide
a- Abdülkâdir’in kendi buluşu olan îkâ devirleri
b- Usullerin icrâsı ile ilgili kurallar
8. Fâide
a- Hanendelik
b- Terkîb, âvâze ve şubelerin münâsebetleri
9. Fâide
a- Takrir ve mergule çeşitleri
b- Çalgıların tasnîfi
10. Fâide
a- Eskiden yaşamış ünlü müzisyenler
b- Fârâbî ve Safiyyüddîn’in bazı görüşlerine itirazlar

b- Abdülkâdir Merâgî’nin Mûsikî Yönü
Abdülkâdir Merâgî’nin mûsikî kitapları incelendiğinde, onun kendinden önceki mûsikî bilginlerinden Fârâbî, İbn-i Sînâ, Safiyyüddîn el-Urmevî, Kutbuddîn Şirâzî gibi mûsikî otoritelerinin görüş ve düşüncelerine vâkıf olduğu görülür. O, bunlarla da yetinmeyerek bu konuda araştırmalarını daha da ileriye götürmüştür. Mûsikîde başarılı olmak için mûsikînin hem nazarî hem de amelî yönüne vâkıf olmanın gereğine inanıyordu. Mûsikî ilminde başarılı olmak için hem mûsikî yeteneğine sahip olmak hem de mûsikî nazariyâtına vâkıf olmak gerekliydi.
1370’li yılların başında Tebriz’de Celâyir sarayına intisab etmiş, 1372’de Celâyir sultanı Üveys, onun için bir hat yazmıştır. Bu hat yazısında, Abdülkâdir’in mûsikî konusunda zamanının tek kişisi ve devrinin en üstünü olduğunu, eşi ve benzerinin bulunmadığını anlatır. Aynı yazıda Abdülkâdir’in çok seçkin besteler ortaya çıkararak icra ettiği, zamanında tanınmış üstat mûsikî bilginlerinin onun vasıflarından yoksun oldukları ve onun bu konudaki mahareti karşısında parmaklarını ısırdıkları ifade edilmiştir.
Abdülkâdir ile ilgili tüm kaynaklarda bahsedilen ve kendisinin de anlattığı “nevbet-i müretteb”in bestelenmesi hadisesi, Sultan Celâlettin Hüseyin zamanında meydana gelmiştir. 11 Ocak 1377 tarihinde hükümdarın da bulunduğu, devrin tanınmış âlim, mûsikîşinas, saz ve söz icracılarının katıldığı mûsikî toplantılarının birinde, beste türlerinin en zoru kabul edilen nevbet-i mürettebin bir ayda bile zor bestelenebileceğinin ileri sürülmesi üzerine, Abdülkâdir günde bir adet nevbet-i müretteb besteleyebileceğini iddia ve ispat etmiştir. Aynı yılın ramazan ayında her gün birer adet olmak üzere otuz eser besteleyip arefe günü de bunların hepsini birden icra ederek şöhretini arttırmakla kalmamış, kendisine mûsikî alanında günümüze kadar sarsılmaz bir yer temin etmiştir.
1378 yılında Erdebil’de Safevîler’in ikinci şeyhi Sadrettin’in huzurunda kendi buluşu olan “kâseler sazı”nı çalmış, 1380 yılında Tebriz’de “Rebî usûlü”nü tertip etmiştir. 1382 yılında “Feth usûlü”nü yapmıştır.
Abdülkâdir’den önce eski mûsikî nazariyatçılarının sistemleştirdiği bir Doğu mûsikîsi vardı. Bu sistemler eski Yunan mûsikî sistemlerinden geri kalmadığı gibi onlardan da üstündü; ancak o dönem mûsikî bilginlerinden çoğunun eserleri günümüze ulaşamamıştır. Abdülkâdir, eski İslâm mûsikî nazariyatçılarının geliştirmiş olduğu mûsikî sistemine çok önemli katkıları bulunan, bu yüzden Batı müzikologlarının dikkatini çeken bir düşünürdür.
Büyük Türk mûsikîsi bestekârı Abdülkâdir Merâgî Câmiu’l-Elhân’ın mukaddimesinde Allah’ın kendisini küçük yaşlarda Kur’ân-ı Kerîm’i hıfzetmeye muvaffak buyurduğunu, hâfızlıktan sonra mûsikîye heves ettiğini, kendisinde mûsikîye karşı büyük bir yetenek gördüğünü şu cümlelerle ifade etmiştir: “Kulların en zayıfı ve muhtâc olanı Abdülkâdir Bin Gaybî el-Hâfız el-Merâgî: Hak Sübhânehû ve Teâlâ, bu bendeyi, küçük yaşta, Kelâm-ı Mecîd’in yardım ve korumasıyla, muaffak ve müşerref kılmıştır. Böylece O, tabiatının arzusu ve sevk-i tabiinin isteğiyle, ilim tahsiline, özellikle de matematik ilminin rükünlerinden biri ve hikmetin cüzlerinden bir parça olan mûsikî ilmine rağbet etmiştir. Bu eğilim onda galip olmuştur. Allah yardım ettiğinden, aslî fıtratım ve karakterim bu fen ile tam bir uyuşma ve benzerliğe
sahip oldu. Bu şekilde bu fenni öğrenmeyi tamamladım. Bu fennin ilmi ile ameli konusunda yazılan eskilerin ve yenilerin kitap ve risalelerini mümkün olduğunca parlak bir gayretle tetkik ve tahkik eyledim. Böylece bilgi topluluğundan az çok haberdar oldum, tabiatım gereği bu fen ile aramda bir ünsiyet meydana geldi. Uygulamada da, meşhur üstatların ve mahir sınıflandırmacıların diğer sınıflandırmalarından haberdar oldum. Gece gündüz, vezinlerin kuruluş ve lahinlerin çıkarılması konusunda, vuruşların birleştirilmesi ve tasnifler ile terkipler icat ederek sürekli alıştırmalar yaptım. Baştan taklit yolu ile dokuz tahkik ortaya koydum. Bu ilim ve uygulanmasında, kolayca ulaşılabilen kaynaklar ve umum halkın tabiatına hoş gelen, talebelerce de kolay ezberlenen ve unutulmayan tasnifler kurdum…”
Abdülkâdir, zamanının bütün makamlarına vukûfiyeti, birçok çalgı icat etme becerisi, pek çok mûsikî aleti, özellikle de ud çalmaktaki mahareti ve bütün formlarda olağan üstü besteler yapabilecek derecede kabiliyeti ile dikkati çekmiş ender sanatkârlardan biri olduğu için nazariyâtçı ve icracılığının yanı sıra bestekârlığı yönüyle de haklı bir şöhret kazanmıştır.

Sonuç

Abdülkâdir Merâgî’nin çocukluktan itibaren başta babası Gıyâseddin Gaybî’nin rahleyi tedrisinden geçmiş, zamanının önemli bilginlerinden ders alarak istifade etmiş ve İslâmî bir terbiye ile yetişmiş bir kişi olduğu görülmektedir. Hayatının önemli zamanlarını yaşadığı yere yakın çevredeki sultanlar ile dialoğ içerisinde geçirerek onların büyük övgülerine mazhar olmuş bir mûsikî üstadı olduğu anlaşılmaktadır.
Abdülkâdir Merâgî’nin pek çok eser bestelediğini ve kendinden sonra gelen bestekârlara ışık tutmuş olduğunu söyleyebiliriz. Abdülkâdir Merâgî’nin mûsikînin en zor bestelenen formu olduğunu düşündüğümüz “nevbet-i müretteb” formunda otuz adet beste yapması, onun bestekârlığı konusundaki üstün yeteneğini göstermesi açısından önemlidir. Onun yazdığı mûsikî nazeriyesi kitaplarında bazı beste örnekleri mevcuttur; ancak “ebcet nota sistemi” ve o günkü usûl anlayışıyla yapıldığı için anlaşılması zor beste örnekleridir.
Günümüzde notaları elimizde bulunan ve Abdülkâdir’e ait oldukları iddia edilen 25 civarında eserin yanı sıra eski mecmualarda da onun adına kayıtlı güfteler bulunmaktadır.
Abdülkâdir Merâgî, bestekârlık yönü itibariyle günümüze kadar gelen Türk müzisyenleri halkasının başı olarak değerlendirilmiştir. Kendi buluşu olan usûller de onun bestekârlık yönü kapsamında değerlendirilebilir.
Abdülkâdir Merâgî’nin babasının teşviki, yönlendirmesi ve rehberliği ile Kurân-ı Kerîm’i hıfzettiğini ve onu iyi bir seda ile okuyabilme hedefinin onu mûsikîye yönlendirmiş olduğunu anlıyoruz. Şiire olan hâkimiyeti, beste yapma ve ritim oluşturma konusundaki mahareti, çalgı mucitliği, çalgı çalmadaki üstün yeteneği ve mûsikî teorisyenliği ile bir çok özelliği toplamış olan karizmatik bir otorite olduğu görülmektedir. Kendi döneminden önce mûsikînin temel konularında yapılan tartışmalara üstün zekası ile açıklık getirmiştir. Onun, Türk mûsikîsi nazariyâtında günümüzde de önemini koruyan eserleri ile kendisinden sonraki mûsikî bilginlerine ışık tuttuğu ve Türk mûsikîsinin tekâmülünde rol almış bir mûsikî otoritesi olduğu açıktır.

Kaynaklar

Abdülkādir Merâgî,
- Makāsıdü’l-Elhân, Topkapı Sarayı Nüshası Nr.1726.
- Makāsıdü’l-Elhân, Nuruosmaniye Ktp, Nr. 3656.
-Makâsıdü’l-Elhân, ( nşr. Takî Bînîş) Mecmuâtu Mütûn-i Fârisî, Tahran
1977.
- Şerh-i Kitâbü’l-Edvâr, Nuruosmaniye Kütüphanesi, No. 3651–1, İstanbul
(müellif hattı).
- Şerh-i Kitâbü’l-Edvâr, Topkapı Sarayı Ktp. Nr. 3470.
- Şerhu’l-Edvâr (nşr. Takî Bînîş), Tahran 1991.
- Câmiu’l-Elhân, Nuruosmaniye Ktp, No: 3644.
- Câmiu’l-Elhân ( nşr. Takî Bînîş), Tahran 1987.
- Risâle-i Fevâid-i aşere, Nuruosmaniye Ktp, Nr. 3651 / II.
AKA, İsmail, Timurlular, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara 1999.
- Mirza Şahruh ve Zamanı, Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Türk Tarih Kurumu, Ankara 1994.
AKDOĞAN, Bayram,
Fethullah Şirvâni ve Mecelletün fi’l-Mûsika Adlı Eserinin XV. Yüzyıl Türk Mûsikîsi Nazariyâtındaki Yeri, Basılmamış Doktora Tezi, Ankara 1996.
- “Türk Din Mûsikîsinin Anadolu’da Doğuşu ve Tarihi Seyri Hakkında Bazı Mülâhazalar” , Ankara Üniversitesi, İlâhiyat Fakültesi Dergisi, 2003.
AREL, Hüseyin Sadettin, Türk Mûsikîsi Kimindir? , Milli Eğitim Bakanlığı
Yayınları, İstanbul 1969.
- Türk Mûsikîsi Nazariyatı Dersleri (nşr. Onur Akdoğu), Ankara 1993.
ARSLAN, Fazlı, Safiyyyün Abdulmu’min Urmevî ve er-Risâletü’ş-Şerefiyye’si, Ata-
türk Kültür Merkezi Yayını, Ankara 2007.
BARDAKÇI, Murat, Meragalı Abdülkâdir, Pan Yayıncılık, İstanbul 1986.
D’ERLANGER, Baron Rodolphe, La Musique Arabe, Paris, 1938, I, II, III, IV, V.
EZGİ, Dr. Suphi, Nazarî ve Amelî Türk Mûsikîsi, İstanbul 1953.
Hâşim Bey, Mûsikî Mecmuası, İstanbul 1280.
KAM, Ruşen F. “Meragalı Abdülkadir”, Radyo, Sayı 17.
KÂMİLOĞLU, Ramazan, Ahmedoğlu Şükrullâh ve “Edvâr-ı Mûsikî” Adlı Eseri, Yayımlanmamış Doktora Tezi, Ankara 2007.
KANTEMİROĞLU, Kitâb-ı İlmu’l-Mûsikî Alâ Vech-i Hurûfât (neşr. Yalçın Tura), I.
KARADENİZ, M. Ekrem, Türk Mûsikîsi’nin Nazariye ve Esasları, Türkiye İş Bankası, Kültür
Yayınları, İstanbul 1982.
KOLUKIRIK, Abdülkâdir Merâgî ve Şerhu’l-Edvâr Adlı Eserinin XIV. Yüzyıl Türk Mûsikîsi
Nazariyâtındaki Yeri, Yayımlanmamış doktora tezi, Ankara 2009.
KUTLUĞ, Yakup Fikret, Türk Mûsikîsi’nde Makâmlar, Yapı Kredi Yayınları,
İstanbul 2000.
ÖZCAN Nûri,
-XV ve XVI. Yüzyıllarda Türk Dünyasında Mûsikî” XV ve XVI. Asırları
Türk Asrı yapan Değerler Tartışmalı İlmi Toplantısı, İstanbul 1977.
-M.Ü.İ.F. Mûsikî Ders Notları, İstanbul 2001.
- “Osmanlılarda Musikî”, Osmanlı Ansiklopedisi, İstanbul 1996, c. III.
-“Abdülkâdir Merâgî”, T.D.V. İslâm Ansiklopedisi, İstanbul 1999, c. I.
- “Türk Mûsikîsinin Âbide Şahsiyetlerinden Abdülkâdir Merâgî”, Türkler, Ankara 2002, C.VIII.
ÖZKAN, İsmail Hakkı, Türk Mûsikîsi Nazariyâtı ve Usulleri, Ötüken,1982.
ÖZALP, M.Nazmi, Türk Mûsikîsi Tarihi I, M. E. B. , İstanbul 2000.
ÖZTUNA, Yılmaz; Türk Mûsikîsi Ansiklopedisi, I-III, M. E. B. Yayınları,
İstanbul 1969.
Safiyyüddîn el-Urmevî,
Kitâbü’l-Edvâr, Nuruosmaniye Kütüphanesi, 3653/1, vr. 3a.
SEZİKLİ, Ubeydullah, Abdülkādir Merâgî ve Câmiu’l-Elhân’ı, Basılmamış Doktora
Tezi, İstanbul 2007.
TEKİN, Hakkı, Lâdikli Mehmet Çelebi ve er-Risâletü’l-Fethiyye’si, Basılmamış
Doktora Tezi, Niğde 1999.
TERBİYET, Muhammed Ali
- Dânişmendân-ı Âzerbaycân, Tahran 1314
- Makâlât-ı Terbiyet, Tahran
UYGUN, Mehmet Nuri, Safiyuddîn Abdull Mü’min Urmevî ve Kitâbu’l- Edvarı,
Kubbealtı Neşriyatı, İstanbul 1999.
YEKTA, Rauf, Türk Mûsikîsi, Fransızca’dan Çeviren, Orhan Nasûhioğlu, Pan
Yayıncılık, İstanbul 1986.
YEKTA, Rauf, Türk Mûsikîsi Nazariyâtı, İstanbul 1924.
YEKTA, Rauf, Esâtîz-i Elhân, (Haz. Nuri Akbayar), Pan Yayıncılık, İstanbul 2000.

  • Cevap yazmak için sisteme giriş yapın ya da üyelik yaratın!

kubilaykolukrk@... — Çrş, 11/11/2009 - 18:07

Bu makalede Abdülkadir Meragi'nin kihayatı, kişiliği, eserleri ve içerikleri ile müzik ile olan ilgisi ortaya konulmuştur.

  • Cevap yazmak için sisteme giriş yapın ya da üyelik yaratın!

kubilaykolukrk@... — Çrş, 11/11/2009 - 18:07

Abdülkadir Meragi ile ilgili yeterince çalışmanın olmadığı bir gerçektir.

  • Cevap yazmak için sisteme giriş yapın ya da üyelik yaratın!

tulayozseyhan — Çrş, 11/11/2009 - 21:12

İyi akşamlar Kubilay Bey,
Makaleniz kaynaklardan da anlaşılacağı üzere çok araştırılmış ve emek verilmiş bir çalışma.Elinize sağlık.Abdülkadir Merağı'nın Rast ' Amed-nesim-i subh-u dem'' adlı çok sevdiğim eserini kısa bir musiki eğitiminin sonunda sınav parçası olarak seçmiştim.Ama ne kadar çok yönlü bir kişilik olduğunu az önce öğrendim.
Teşekür ederim, başarılar dilerim.

  • Cevap yazmak için sisteme giriş yapın ya da üyelik yaratın!

kubilaykolukrk@... — Cum, 11/13/2009 - 13:03

Değerli yorumunuzdan dolayı teşekkür ediyorum. Meragi ile ilgili daha iki makalem var. Onları da göndercem inşallah. Görüşürüz

  • Cevap yazmak için sisteme giriş yapın ya da üyelik yaratın!

muzeroglu@yahoo.com — Cum, 02/05/2010 - 15:08

Sevgili Arkadaşım,
Yıllardır Meragi'nin eserlerini çalar, dinleriz. Besteleri ve bestelerindeki ritm gücü beni her zaman büyülemiştir. Çok yönlü bir araştırma olmuş. Emeğine sağlık.

  • Cevap yazmak için sisteme giriş yapın ya da üyelik yaratın!

Kullanıcı girişi

  • Yeni hesap oluştur
  • Yeni şifre iste

Yeni forum konuları

  • piyano kursu
  • makaleler
  • tanışalım..
  • Konser duyurusu
  • Türk musikisi çalışmalarında izlenen yolumuz
devamı
  • forumlar
  • nota arşivi